Synthesizer Meraklıları Röportajları – Güney Özsan

Güney ÖzsanSynthesizer Meraklıları Röportajları serisinin bu ayki konuğu MBM, Dreamtone ve Zakkum‘un gibi bir çok grupla 14 ülkede 200′den fazla konserde sahne almış , 2010 yılından beri bilgisayar oyunlarına özgün müzik ve ses tasarımı yapan , Analog Sheep isimli kişisel elektronika projesi ile elektronik müziğe kendi yorumunu katan Güney Özsan.

Müziğe nasıl başladınız?

Müziğe ortaokulda piyano ile başladım. Liseye geçtiğim sıralar Doğu Bloku’nun yıkılması nedeniyle Türkiye’ye gelen Azeri öğretmenlerle piyano çalışmaya başladım. Müziğe bakışımın önemli bir kısmını oldukça köklü Rus geleneğinden gelen bu öğretmenler şekillendirmiştir.

Ardından üniversite’de elektro gitar çalan arkadaşlarımın ısrarıyla klavyeci olarak grup müziğine bulaşmış oldum. Mühendislik ve konservatuvar olarak iki lisans süren uzun öğrenim hayatım boyunca aralarında Zakkum, Dreamtone ve MBM’in de olduğu çok çeşitli gruplarda rock, funk, metal ve caz türlerinde klavye çaldım.

Elektronik müzikle ilk tanışmam ise 2000’lerin başında grup çalışmaları için aldığım Korg Triton Pro üzerinde keşifler yaparak olmuştu. Ancak bu çalışmalar, bir kaç sene önce grup müziğini bırakıp kişisel stüdyomda çalışmaya başlayana kadar çeşitli dağınık taslaklar olarak kaldılar.

Guney Ozsan - Cereyanli Musiki Roportaj

Analog mu? dijital mi?

Burada net bir seçimdense konuyu tartışalım derim. Dijital alet veya plugin’lerin en en büyük kolaylığı ayarlarınızı projeyle birlikte saklayıp otomatize edebilmeniz, aynı aleti farklı kanallara farklı ayarlarla koyabilmeniz. Bu sayede projenizi konsantrasyon ve motivasyon kaybetmeden çok hızlı bir şekilde daha ileri seviyelere taşıyabiliyorsunuz. Kaldığınız yerden hiç bir bölünme olmadan devam edebiliyorsunuz. Aynı anda birden fazla projeyi paralel götürebiliyorsunuz.

Analog aletlerle bu tür çalışmalar yapmak çok zor. Analogu bir yana bırakın, elimde dijital olmasına rağmen eski olduğu için preset kullanım tarzı çok ilkel olan bir Korg Electribe EM-1 var. Seslerine bayılmama rağmen o kadar az kullanıyorum ki. Çünkü bir ses ve ton yakaladığım zaman, araya başka bir çalışma sokmadan elimdeki parçayı bitirmem gerekiyor. Bir kaç kanal kullanmak istediğimde bir kanalı wav olarak kaydederek sabitleyip sonra diğerini kaydetmem gerekiyor. Bu da zamansal anlamda sadece yatay üretime izin veriyor. Halbuki güzel işler hem dikey hem yatay çalışabildiğim zaman çıkıyor. Bu şekilde yarım kalan çok güzel taslaklarım var.

Böyle düşünüldüğünde verimlilik ve beste kalitesi kesinlikle ses kalitesinin önüne geçiyor. Çünkü elinizde gösterecek kaliteli bir beste olmazsa istediğiniz kadar makyaj yapın o iş olmaz.

Ses kalitesiyle ilgili de benim kafamdaki ayrım aslında daha çok hardware, software ayrımı şeklinde. Dijital veya analog modelleme farketmez, iyi hardware deneyimli bir yapımcıdan geliyorsa kesinlikle iyi ses veriyor ve miksajda minimal çaba istiyor. Açıkçası bir süredir geniş bir plugin araştırmam yok ama yazılımda buna yaklaşan gördüğüm yegane synthesizer’lar Korg’un MS-20 ve Polysix için yaptığı hardware modellemeleri.

Sanırım analog’un en büyük önemi aslında tınıyı tanımakla ilgili. O tınıyı kavrayınca, elinizin altındaki seslerin hangisinin doğru ses olduğunu anlamak kolaylaşıyor. Yoksa etkileyici presetler arasında kaybolup parça bitmeye yakın sığ bir sound’la başbaşa kalabilirsiniz.

 İlk Synthesizer’ınız?

İlk synthesizer’ım 2000’lerin başında aldığım Korg Triton Classic Pro. O zamanlar Bilkent’te sadece Pink Floyd ve Deep Purple çaldığımız Sleepless adında bir grubumuz vardı. Pink Floyd’un sound’unu sahneye taşıyabileceğim ve Deep Pruple’daki çeşitli drive’lı org seslerini elde edebileceğim bir alete ihtiyacım vardı. Klasik Korg Triton’lar o zaman yeni çıkmıştı ve zorlanarak da olsa alabildim (Türkiye’de bu iş malesef çok pahalı).

Korg-Triton-Pro

Elektronik müziğe girişim de Triton’u kurcalamak sayesinde olmuştur. Kendisi inanılmaz derinlikteki ses motoru sayesinde çok kaliteli piyano, lead ve pad seslerine ve Korg’un inanılmaz efektlerine sahipti. O gün için imkansız olan devasa dokunmatik ekranıyla (iPad’den 11 yıl önce) bilgisayara bağlamaya ihtiyaç duymadan kolayca 16 kanal parçalar yapmanıza imkan sağlıyordu. Hatta 2000’lerin başında yaptığım ve floppy disketlerde kalmış tüm deneysel çalışmaları 2012’de hiç değiştirmeden bilgisayara aktararak “Fairy Got Killed” adında nostaljik bir albüm olarak yayınladım. Korg Triton inanılmaz genişlikteki arkaplan sesleriyle ve kullanışlı arayüzüyle komplike ve çok renkli ton ve şarkı sıralamalarına olanak sağlayarak sahneye albüm kalitesi sound yaratmakta bir numaraydı. 16,5 kiloluk gümüş rengin getirdiği sahne karizmasının da ayrı bir yeri vardı. Ne yazık ki yaşlı Triton’um şu an LCD ekran kontrast düğmesindeki bir arızadan dolayı tamir sırasını beklemekte.

Şu anda sahip olduğunuz diğer synthesizer’lardan bahseder misiniz?

Ne yazık ki ithal elektronik aletlerin inanılmaz pahalı olması ve ikinci el piyasasının da yeterince hareketli ve ucuz olmaması nedeniyle elimde sadece 3 adet synthesizer var. Bunlardan ilki az önce bahsettiğim Korg Triton Classic Pro.

İkinci synthesizer’ım ise ikinci el bir Korg Electribe EM-1. 2000’lerin sonunda Eskişehir’de dolaşırken küçük bir dükkanın vitrininde Korg Kaoss Pad ile birlikte görüp dayanamayarak ikisini de almıştım. EM-1 aslında bir 16 beat sequencer, ama ben Korg’un synth motorlarını çok sevdiğimden sırf synthesizer’ı için almıştım. O zamanlar bu kadar yoğun üretim ortamım olmadığından alet uzun süre atıl kaldı. 2011’de İstanbul’a yerleşip kendi stüdyo ortamımı kurduğumda EM-1 stüdyodaki aktif yerini aldı. Yalnızca iki synth kanal çıkışı olduğundan çalışmalarımda genelde onun karakterine has bir pattern ihtiyacım olduğunda o kanala özel kullanıyorum.

Korg-M50-2 Korg-EM-1-2 Korg-KaossPad

 

 

 

Son synthesizer’ım ise yine bir Korg olan M50. Bunu 2010’da o zamanki metal grubum Dreamtone ile çıktığımız bir aylık Avrupa turnesi sırasında aldım. Köln’de çılgın bir müzik mağazasında synthesizer’lara bakarken çalışanlardan biri gelip denediğim M50’nin fiyat etiketini değiştirip çok hoş bir fiyat koydu. Denediğim M50 sona kalmış ve teşhir ürünü fiyatına inmişti. Bu aleti alırken öncelikli amacım 16,5 kiloluk Triton yerine 6,8 kilo ile M50’nin sahne için kolaylık sağlamasıydı. Ancak turne dönüşünde grup müziğini bırakıp tamamen kişisel stüdyo çalışmalarıma yönelince M50 retro tasarımı, tatlı synth sesleri ve USB’den her parametresine ulaşabildiğim inanılmaz yazılımıyla şu an çalışmalarımdaki en temel ve baskın alet haline geliverdi.

Buraya kadar sanırım bir Korg fanı olduğumu anlamışsınızdır. Tabi ki Korg’un analog modelleme plugin yazılımlarını da boş geçmedim. Korg MS-20 ve Polysix VST’leri de elektronik ağırlıklı çalışmalarımda mutlaka kendilerine bir yer bulurlar.

 

En favori synthesizer’ınız?

Elimdeki Triton ve EM-1’in yanında dikkatimi çeken synthesizer’lardan biri sanal analog modelleme ve wavetable ile ses üreten Waldorf Blofeld. Bir kaç kere deneme şansı bulduğum bu küçük alette sadece keyif için sesler yapıp çalmak bile çok zevkli.

Sahip olmadığınız ama olmak istediğiniz synthesizer?

Yakın zamanda Korg MS-20’nin devrelerine sadık kalınarak boyutu %86 küçültülmüş, USB bağlantısına sahip hali geliştirilerek piyasaya sürüldü. Bu aletten edinmeyi çok isterim. Bunun yanında az önce bahsettiğim Waldorf Blofeld ve ilginç yetenekleri olan Korg Micro mutlaka el altında bulunmasını istediğim aletlerden.

Modüler Synthesizer desek ?

Aslında ara ara bu konunun bir kısmına değinmiş olduk. Hardware’de modüler sentez eğer firmanın geçmişi, ses deneyimi iyiyse kesinlikle iyi sonuç veriyor. Nord, Korg ve Waldorf bunu başarabilmiş üreticilerden. Yazılımda ise doğrudan devre modelleme olan plugin’ler bence yine gayet başarılı. Ancak hardware baz alınmadan geliştirilen plugin synthesizer’larda preset sesler başta etkileyici gelse de parçanın içine koyduğunuzda o etkileri kayboluyor. Olması gereken bazı doğuşkanlar olmuyor veya bazı yerler gereksiz yoğun oluyor. Bütün bunlar miksajda başınıza bela oluyorlar. Analoga ne kadar yaklaşırsanız kesinlikle miksajda o kadar rahatlıyor, minimal dokunuşlarla orjinal düzenlemeye en yakın sonucu elde ediyorsunuz.

Synthesizer kahramanınız?

Şimdiye kadar müzik aletleri üzerinden gittik ama benim synthesizer kahramanım kesinlikle Commodore Amiga 500. Zamanında kendine has ses işlemcisi olan ender bilgisayarlardan biri olan Amiga 500 sayesinde tamamı sentetik olan bilgisayar müziği ilk kez kendine has bir yer edinmeye başladı. Dönemin kısıtlı grafik ve işlemci imkanlarını da düşünürseniz müzik o zamanın oyunlarında oldukça ön planda bir yere sahip oluverdi. Crack gruplarının rekabeti nedeniyle cracktro’larda inanılmaz bir müzik yarışı da söz konusuydu. Müziğiyle beni yakalayan oyunlardan Pinball Dreams, Another World, Walker, Speedball ve Turrican ilk aklıma gelenler.

Tekrar enstruman dünyasına dönersek klasik müzik dışındaki dünyaya açılmam saykedelik ve klasik rock çalıp dinleyerek olduğu için, klavyeciler Jon Lord (Deep Purple) ve Manczarek (The Doors) ile Pink Floyd prodüktörlerinden Bob Ezrin (The Wall) ve Alan Parsons (The Dark Side of The Moon) benim kahramanlarım diyebiliriz. Bu müzisyenlerin riff’lerinden, ton kullanımlarından, sound ve atmosfer yaratma tarzlarından çok etkilenmişimdir. Tabi ki daha sonra elektronik müzikle daha içli dışlı dönemlerimde beni çok etkileyen müzisyenler oldu ama kahraman edinmek için artık biraz büyümüştüm.

En beğendiğiniz parça, synthesizer riff veya solo?

Yıllardır o kadar çeşitli şeyler dinliyorum ki eminim kaçırdığım bir şeyler vardır. Elektronik müziğin de çok hızlı ilerlediğini düşünürsek daha yakın zamanda çok dikkatimi çeken müziklerden bahsetmek en doğrusu.

Feed Me’nin Relocation’ı progresif yapısı, sakin ve synth’lerle dolu sound’u ile yakın zamanda beni en çok etkileyen parçalar arasında.

Bir de şu aralar Game Boy müzisyenleri beni çok etkiliyor. Game Boy’un saf işlenmemiş synth seslerinden o kadar güzel karışımlar yakalıyorlar ki. Chipzel’in Super Hexagon oyunundaki müzikleri özellikle riff konsunda çok başarılı. Oyunun geldiği başarılı noktayı da düşünürsek bu EP kesinlikle klasikler arasına girecek. _ensnare_’in Tech Switch albümünü de tavsiye ederim. Chiptune olmasına rağmen sound ve müzikal olarak çoğu elektronik albümle yarışabilir. Lifeformed’un Dustforce oyunun için yaptığı müziklerden oluşan Fastfall albümü de oldukça karakteristik güzel sound’lu bir dünyaya sizi alıveriyor.

Synth ya da gitar farketmez, solo deyince açıkçası kompozisyon, yorum ve ton anlamında aklıma Pink Floyd – Comfortably Numb’daki gitar solosu dışında bir solo gelmiyor.

Türkiye’de synthesizer desek ?

Açıkçası Türkiye’de kimler bu işlerle uğraşıyor pek bilgi sahibi değilim. Türkiye’de bu iletişimi kısıtlayan en önemli sorunlardan biri underground kulüplerin eksikliği ve prodüktör olmayan DJ’lerin baskınlığı. İstanbul’da Pixie, Peyote (ve belki Dogzstar ama o zamanlar İstanbul’da değildim) ve bir kaç ufak mekandan başka bağımsız üretilmiş müziğe destek olan yer yok. Mainstream örnekler ise pop rock kıskacında kalmış gibi geliyor. Bu türün ilerlemesi için iletişimin yoğun olduğu bir ortam gerekiyor.

Analog Sheep Projenizden bahseder misiniz?

On yıla yakın süren grup müziği dönemimde aralıksız ortak projelerde çalışmaktan taslaklarımı ilerletmek ve kendimi rahat ifade edebilmek için yeterli fırsat bulamıyordum. 2010’da grup müziğini bıraktım ve Ankara’dan İstanbul’a geçmek için çalışmalar yapmaya başladım. İstanbul’a yerleşip kendi stüdyo ortamımı kurduktan sonra çeşitli fikirler yavaş yavaş somutlaşmaya başladı. Çok farklı tarzlarda çalışmalarım olduğundan synthesizer ağırlıklı çalışmalarımı kendi ismimden ayrı bir çatı altında toplamak istiyordum.

GuneyOzsan-FairyGotKilled-AlbumCoverAnalogSheepAnalogSheep-RadSkaterApocalypseOST-CoverArt-1500

 

 

 

 

Synthesizer anlamında kişisel kahramanım Amiga 500 derken Analog Sheep için yola çıkış noktası da Amiga üzerindeki özlemim oldu. 2012 civarlarında ilk bilgisayarım Amiga 500 anısına “I Miss My Amiga 500 (Amiga 500’ümü özlüyorum)” adında cracktro kültürüne atıfta bulunan bol riff’li bol synthesizer katmanlı bir parça yaptım. O sıralar LinkedIn’de Amiga ile ilgili bir muhabetten tanıştığımız Avusturalya’lı oyun tasarımcısı Murray Lorden’a da bu parçayı dinlettim. Şans eseri o da Amiga döneminden esinlenen retro temalı oyunu Rad Skater Apocalypse üzerinde çalışıyormuş. Oyun için 3 tane Amiga döneminden esinlenen elektronik parça yaptım ve Analog Sheep’in çıkışı için yeterli malzeme oluşmuş oldu. Bir süredir oyunlara çizim yapan çizer Murat Kalkavan da Analog Sheep karakterini çizdi. I Miss My Amiga 500’ü de bonus track olarak eklediğim 4 parçalık Rad Skater Apocalypse Original Soundtrack EP’sini yayınlamam ile Analog Sheep projesi doğmuş oldu.

Analog Sheep ismi Philip K. Dick‘in “Do Androids Dream of Electric Sheep? (Androidler Rüyalarında Elektrikli Koyun mu Görürler?)” romanından geliyor. Bu kadar sentetik ve elektronik üretimden bahsetmişken bilim kurgu kültürünü dışarıda bırakmak olmazdı. Roman daha yaygınca bilinen Ridley Scott’ın “Blade Runner” filmine de kaynaklık ediyor. Roman, kıyamet sonrası bir distopya kurulumunda, insanlar ile androidleri birbirinden ayırmanın neredeyse imkansız hale geldiği bir dünyada geçiyor. İnsanların androidleri temizlemeye karar vermişlerdir ve bu temizliğin son dönemlerinde bir avcının düştüğü ikilemler anlatılmaktadır. Analog Sheep projesinde ise müziğimin yanında insanlara “Do Synthesizers Dream of Analog Sheep? (Synthesizer’lar Rüyalarında Analog Koyun mu Görürler?)” sorusunu sormak istedim.

Güney Özsan resmi web sitesi – http://www.guneyozsan.com/

Bir Cevap Yazın